AH ESKİ DÜKKANLARIMIZ

SEÇME KÖŞE YAZILARI
1.687 Defa Okundu

AH ESKİ DÜKKANLARIMIZ
Eskiden, orta yerinde cami olan külliyeler “Hayat Merkezi”ydi. Şimdi AVM’lerin üzerinde “Yaşam Merkezi” yazıyor…
Çalınan müzikten merdivenlere, kullanılan renklerden vitrin düzenlemesine kadar her şey cebinizdeki paranın daha fazlasını almak üzere tuzaklanmış
Belki de bu yüzden eski mahalle aralarına serpiştirilmiş bakkalları, manavları, züccaciyeleri, terzileri, berberleri çok özlüyorum.
Mahalledeki dükkânlardan birine alış-veriş için giren herkes, tanıdık olsun olmasın, mutlaka selam verirdi. Güler yüzle selâmı alınır, “hoş geldiniz”eşliğinde “buyur” edilir, altına hemen bir tabure çekilir, ısrarla oturtulur, çay-kahve ikram edilirdi… Ardından hâl-hatır sorulurdu.
Siz konuşurken, başka müşteriler de gelir, sohbete katılırlardı. Böylece müthiş bir muhabbet sofrası oluşur, muhabbet sofrası yemek saatlerinde yemek sofrasına dönüşürdü…
O ana kadar birbirlerini belki hiç görmemiş insanların arasında dostluklar kurulur, adresler alınır verilirdi. Zaten alış-veriş için “Muhabbeti kuvvetli”sahipleri olan dükkânlar tercih edilir, “tezgâhtar” nedir bilinmezdi. Muhabbet-sohbet, hayatın belirleyici unsuruydu.
İnsan o dükkânlarda kendisini “müşteri” gibi değil, “misafir” gibi hissederdi… Zaten “misafir” gibi de ağırlanırdı. Bu seremoniden sonra, sıra alış-verişe gelirdi…
Dükkân sahibi müşterisini yönlendirir, malın iyisini ucuza almasını sağlamaya çalışırdı… Orada mahallede kalıcı olduğu için, dükkân sahibine güvenirdiniz. 
Bu güven duygusunun huzuruyla alış verişinizi yapardınız (Oysa AVM’lerde mağazalar sık sık el değiştiriyor).
Hemen her dükkânın girişinde “Ya hafız” (Allah korusun) içinde ise“Errizku Alellah” (rızkı veren Allah’tır) yazılı bir levha bulunurdu (Bu levhalar, sahibi Hıristiyan olan dükkânlarda bile vardı). O kadar büyük bir ilgi ve sevgiyle karşılanırdınız ki, dükkândan çıkmak istemezdiniz.
Şimdiki alış veriş merkezlerinde ruhum sıkılıyor. Çünkü hiçbir insanî boyutu yok. Her şey daha fazla para kazanmaya yönelik olarak tasarlanmış… Her şey hızlı, her adımda bir para tuzağı! Mağazaların tercih ettiği müzik bile insanı acele etmeye zorluyor…
Formül belli: İnsanları en kısa sürede en çok alış verişi yapmaya zorlamak… 
İster istemez etkileniyor, acele ediyorsunuz. O acele içinde de ihtiyacınız olmayan bir sürü şey satın alıyorsunuz.
Oysa eski dükkân sahipleri, almak istediğiniz şeye gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını sorgular, sizi uyarırlardı.
Şimdi bırakınız mağaza sahibiyle görüşüp konuşmayı, ince belli cam bardaktan karşılıklı bir çay içmeyi, ortada tezgâhtar bile göremiyorsunuz. 
Gördüğünüz tek yüz kasiyerin yüzü: O da birkaç dakika sürüyor. Hızlı yaşam, insani ilişkilerimizi çözdü. Fena halde yalnızlaştık!
Elbette eski dükkân sahiplerinin de “para kazanmak” gibi bir dertleri vardı, ama şimdikiler kadar “aç gözlü” değillerdi. Servet yığmak için değil, geçinmek için çalışırlardı. Saadetlerini başkasının sefaleti üzerine inşa etmeye çalışmazlardı.
Kısacası onlar, şükretmeyi bilen kanaatkâr insanlardı. “Rabbena-hep bana”anlayışı bize sonradan musallat oldu!
Aldığınız malın parasını ödediğinizde “Bereket versin” derlerdi. Siz“Bereketini gör” diye mukabele eder, bir anlamda helâlleşirdiniz.
Acele işiniz yoksa bir süre daha oturur, dereden tepeden konuşurdunuz. Çünkü kimsenin şimdiki gibi acelesi yoktu. 
Belki de bu yüzden dostluklar uzun soluklu olur, akrabalar, komşular, dostlar asla ihmal edilmezdi.
Artık yemeğe bile vaktimiz yok: Onu da aradan çıkarıyoruz…
Yemeği aile ile birlikte ağır ağır yemeyi öneren Peygamber’in ümmeti, çoktan beridir sofraya dahi oturmuyor…
Karnımızı ayaküstü (döner ekmek, lahmacun, pizza, hamburger, vs.) doyuruyor, birbirimizle ayaküstü görüşüyoruz… 

Akit Gazetesinde

Yavuz Bahadıraoğlu’nun Kaleminden

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir